Her şey, o tuhaf ışığın penceremden içeri girmesiyle başladı. O akşam odamda masamın başında oturuyor, yarınki Türkçe ödevi için bir hikâye yazmaya çalışıyordum.
Dışarısı karanlıktı ve herkes uyumuştu. Bir anda odamın içi parladı. Önce gözlerimi kapattım çünkü ışık çok parlaktı. Sonra yavaşça açtığımda ışığın pencereden süzülerek içeri girdiğini fark ettim. Işık sarı renkteydi ama sürekli renk değiştiriyordu. Duvarlarda garip şekiller oluşuyordu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu, hem korkmuş hem de çok meraklıydım.
Pencereye doğru birkaç adım attım ve bahçemizde daha önce hiç görmediğim parlak, yuvarlak bir kapı açıldığını gördüm. Kapıdan garip sesler geliyordu. Tam geri dönüp bağıracakken kapıdan küçük bir metal robot çıktı. Gözleri mavi mavi yanıyordu ve bana adımla seslendi. Bunu nasıl bildiğini anlayamadım.
Robot, kendi dünyasında büyük bir sorun olduğunu ve zamana müdahale edilmezse her şeyin yok olacağını söyledi. Çok korktum ama yardım etmezsem kötü şeyler olacağını düşündüm. Robotun elini tuttum ve ışıklı kapıdan geçtik. Bir anda kendimi bambaşka bir yerde buldum. Gökyüzünde uçan adalar vardı, yollar havada duruyordu ve her yer rengarenkti. Robot bana, zaman makinesini çalıştırmak için üç özel kristal toplamamız gerektiğini söyledi.
İlk kristali bir mağarada bulduk. Mağara çok karanlıktı ve tuhaf sesler geliyordu, yolumuzu kaybetmek üzereydik. İkinci kristal yüksek bir dağdaydı. Oraya çıkmak zordu ama mavi gözlü robotla birlikte pes etmedik. Son kristali ise hızlı akan bir nehrin içinden aldık. Nehir çok derindi ve neredeyse boğuluyorduk ama sonunda başardık.
Sonunda zaman makinesini çalıştırdık. Makine çalıştığı anda odamda ilk gördüğüm ışık tekrar parladı. Gözlerimi kapattım, açtığımda tekrar odamdaydım. Sabah olmuştu. Her şey normal görünüyordu ama yaşadıklarımın bir rüya olmadığını biliyordum; masamın üzerinde küçük, mavi bir kristal duruyordu.
O günden sonra maceraların her an başlayabileceğine inandım.
