Morioh: Doğa Harikalarıyla Dolu Gizemli Şehir Adası

Okyanusun ortasında, rüzgârın ve dalgaların şekillendirdiği gizemli bir şehir adası yükseliyor: Morioh. Japonya’nın kıyılarından çok da uzak olmayan bu ada, bir yandan modern şehir yaşantısını barındırırken, diğer yandan doğanın muhteşem güzelliklerini saklıyor. Burada sıradan bir gün geçirmek bile, insanın hayatında unutamayacağı bir anıya dönüşebilir. Ancak Morioh, sadece doğasıyla değil, içinde barındırdığı sıra dışı kişilerle de farklı bir havası olan bir yer.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kendimi adanın en yüksek noktası olan Zümrüt Zirvesine doğru tırmanırken buluyorum. Kayalık yollar ve sık ağaçların arasından geçen patika, giderek daha nefes kesici bir manzaraya açılıyor. Nihayet zirveye ulaştığımda, karşıma çıkan manzara gerçekten büyüleyici. Güneşin ilk ışıkları, okyanusun yüzeyine altın renkli bir parıltı saçıyor. Hafif bir rüzgâr, uzaktaki ormanın kokusunu buraya kadar taşıyor.

Tam bu manzaranın tadını çıkarırken, arkamdan tanıdık bir ses duyuyorum: Josuke Higashikata! Dalgalı, şık saçları rüzgârda hafifçe savruluyor. Yanında ise her zaman neşeli ama bir o kadar da kendine özgü havasıyla Okuyasu Nijimura var. İkisi de erken saatlerde yürüyüş yapmayı seviyor gibi görünüyor. Josuke, enerjik bir şekilde elini sallarken, Okuyasu biraz uykulu gözlerle bana bakıyor.“Burada olmak inanılmaz bir his, değil mi?” diyor Josuke gülümseyerek.Gerçekten de öyle. Morioh’un doğası, insanı adeta başka bir dünyada hissettiriyor.

Zirvede bir süre vakit geçirdikten sonra, adanın iç kısımlarına doğru ilerliyorum. Morioh’un en mistik bölgelerinden biri olan Sessiz Vadilerde yürümek, zamanda yolculuk yapıyormuş hissi veriyor. Uzun, kadim ağaçların gölgesinde ilerlerken, kuşların ötüşü ve hafif bir rüzgârın hışırtısı dışında neredeyse hiç ses yok.

Yolun sonunda, Morioh’un en gizemli noktalarından biri olan Yansıma Gölü karşıma çıkıyor. Berrak suyun yüzeyine baktığımda, sadece kendi yansımamı değil, sanki geçmişe ve geleceğe açılan bir pencere görüyorum. Morioh halkı, bu gölün bazı sırları gösterdiğine inanıyor.

Tam o anda, yanıma biri yaklaşıyor: Rohan Kishibe. Ünlü mangaka, elinde defteriyle gölün etrafında dolaşıyor. Her zamanki gibi kendinden emin bir ifadeyle bana bakıyor.

“Burada oturup biraz ilham almak için mükemmel bir yer,” diyor, defterine birkaç hızlı çizim yaparken.

Rohan’ın doğaya olan ilgisini biliyorum, bu yüzden onun burada olması şaşırtıcı değil. Yansıma Gölü’nün büyüleyici atmosferi, gerçekten de insanın içindeki yaratıcılığı ateşleyebilir.

Yavaş yavaş sıcağın kendini hissettirdiği saatlerde, rotamı Mavi Mercan Plajına çeviriyorum. Morioh’un en güzel sahillerinden biri olan bu plaj, adını kıyıya vurmuş mavi renkli mercanlardan alıyor. Beyaz kumların üzerinde yürürken, denizin sakin dalgalarının sahile vurmasını izliyorum.

Tam denize girmeye hazırlanırken, sahilde tanıdık birkaç kişi görüyorum. Koichi Hirose, biraz çekingen bir ifadeyle sahil kenarında duruyor. Yanında ise Morioh’un en gizemli isimlerinden biri, Reimi Sugimoto var. Gülümsüyor ama gözlerinde her zaman bir melankoli var.Koichi, “Burası gerçekten huzur verici bir yer,” diyor.Reimi ise hafifçe gülümsüyor, ancak çok fazla konuşmadan gökyüzüne bakmaya devam ediyor.

Bir süre denizde yüzüp güneşin tadını çıkardıktan sonra, sahildeki küçük bir kafede dinleniyorum. Morioh’un yerel halkı çok misafirperver. Kafenin sahibi yaşlı bir adam, bana adanın eski hikâyelerini anlatıyor.

 

Gün batımına doğru Morioh’un en hareketli noktalarından biri olan Altın Rüzgâr Çarşısına gidiyorum. Burası, her türlü ilginç eşyayı bulabileceğiniz, sanatçıların ve zanaatkârların eserlerini sergilediği bir alan. Sokak lambaları yavaş yavaş yanarken, hava sıcak ama rahatlatıcı bir serinlik de hissediliyor.

Dükkanların birinde, içi minik deniz kabuklarıyla süslenmiş bir kolye buluyorum. Tam onu incelerken, dükkânın köşesinde oturan birini fark ediyorum: Jotaro Kujo.Her zamanki gibi ciddi ve sakin duruyor, ama gözleri dikkatlice çevreyi inceliyor. Belki de adada her zamanki gibi

Jotaro Kujo, her zamanki gibi ciddi bakışlarıyla çevreyi incelerken, bir an için göz göze geliyoruz. Ona selam verdiğimde başını hafifçe sallayarak karşılık veriyor. Morioh’un diğer sakinlerine kıyasla daha mesafeli biri, ancak burada bulunması bile adanın ne kadar özel bir yer olduğunu gösteriyor.

Altın Rüzgâr Çarşısı’nda biraz daha dolaşıp birkaç küçük hediyelik eşya aldıktan sonra, günümü sonlandırmak için sahile doğru yürümeye başlıyorum. Plajın geceleri ayrı bir güzelliği var; dalgaların sesi daha belirgin, ay ışığı suyun yüzeyinde parıldıyor ve hafif bir melodi gibi esen rüzgâr her şeyi daha da huzurlu hale getiriyor.

Tam sahilde oturup günü bitirmeye hazırlanırken, arkada hafif adım sesleri duyuyorum. Döndüğümde, eski dostlarımdan Joseph Joestar’ı görüyorum. Yaşı ilerlemiş olsa da, gözlerindeki macera ruhu hiç değişmemiş. Biraz neşeli, biraz nostaljik bir ifadeyle yanıma oturuyor ve Morioh’daki eski maceralarından bahsetmeye başlıyor.

“Bu ada sandığından çok daha fazla sır saklıyor,” diyor hafif bir gülümsemeyle.

Gerçekten de öyle. Morioh, sadece doğal güzellikleriyle değil, burada yaşayan insanların hikâyeleriyle de benzersiz bir yer. Gün boyunca karşılaştığım herkesin, adanın bir parçası olduğunu hissediyorum. Bu şehir adası sadece bir yer değil, yaşayan bir organizma gibi. Her sokağı, her ağacı, her kayası bir hikâye anlatıyor.

Gece yarısına doğru, sahilden ayrılıp kaldığım yere doğru yürürken, Morioh’un sokaklarının bile kendine has bir ruhu olduğunu hissediyorum. Fısıltılar gibi esen rüzgâr, uzaktan duyulan bir sokak müzisyeninin sesi ve gökyüzünü süsleyen yıldızlar… Her şey, sanki beni bu adada kalmaya çağırıyor.

Son bir kez gökyüzüne bakıp derin bir nefes alıyorum. Bugün yaşadıklarım, Morioh’un bana sunduğu eşsiz bir armağandı. Yarın ne olacağını bilmiyorum, ama bu adanın her köşesinde keşfedilecek daha birçok gizem ve hikâye olduğuna eminim.

Morioh, sadece bir şehir adası değil. Bir rüya, bir macera, ve belki de hiç bitmesini istemeyeceğim bir hatıra…

(Visited 23 times, 1 visits today)