Bir sabah gözlerimi açtığımda odamdaki her şey yabancı gelmişti. Duvarlarda gaz lambaları, yerde halı yerine kilim vardı. Pencereden dışarı baktığımda modern binalar yerine taş evler, toprak yollar ve at arabaları gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışırken kapı çaldı. Açtığımda karşımda sarı saçlı, mavi gözlü bir çocuk duruyordu. “Haydi, okula geç kalacağız!” dedi gülümseyerek. Şaşkınlıkla, “Sen… Mustafa mısın? Mustafa Kemal?” diye sordum. Gülümsedi. “Evet, ama arkadaşlarım bana sadece Mustafa der.” O an anladım. Zamanın içinde bir yolculuk yapmıştım ve şimdi Selanik’teydim, çocuk Atatürk’ün en yakın arkadaşıydım.
Okula birlikte yürürken bana yolda, mahallesindeki bakkalın kedisinden, komşularının bahçesindeki ayvalardan bahsetti. Ama asıl ilgisini çeken şey, tarih ve askerlikti. Yolda bir harita bulmuş gibiydi, yerden alıp bana gösterdi. “Bak!” dedi heyecanla, “Burası bizim ülkemiz ama birçok yerde yabancı bayraklar var. Bir gün, hepsini geri alacağım!” Sınıfa girdik. Öğretmen, matematik problemi sordu. Mustafa hemen parmak kaldırdı, cevabı verdi. Öğretmeni onun ne kadar zeki olduğunu anlattı. Teneffüste bahçede birlikte top oynadık, sonra ağaçların altında oturup hayallerini konuştuk.
“Bir gün…” dedi bana dönüp, “bu topraklarda herkes özgür olacak. Kadınlar da erkekler gibi okuyacak, konuşacak, seçecek. Yeni bir ülke kuracağım.” O an gözlerinde öyle bir ışık vardı ki, söylediklerinin bir gün gerçek olacağına hiç şüphem kalmadı.
Akşam üzeri, evine doğru yürürken bana bir defter gösterdi. İçinde çizdiği bayraklar, asker üniformaları ve notlar vardı. “Bunlar benim planlarım,” dedi. “Ama sakın kimseye gösterme, sen benim en güvendiğim arkadaşsın.” Onunla geçirdiğim o gün, hayatımın en anlamlı günüydü. Ertesi sabah gözlerimi tekrar kendi zamanımda açtım. Ama kalbimde Mustafa’nın sesi hâlâ yankılanıyordu: “Bir gün, her şey değişecek ve biz başaracağız.”
