Düşünün: Sıcak, sıkıcı bir yaz günü, pencereden dışarı bakıyorsunuz. Gökyüzü masmavi, kuşlar özgürce uçuşuyor. İçinizde, o sonsuz maviliğe uçmak için dayanılmaz bir istek uyanıyor. Ama bir an, önünüzdeki ders kitaplarını, ev ödevlerini, “yapmanız gerekenler” listesini görüyorsunuz. O an, o kuşlar kadar özgür hissetmiyorsunuz kendinizi. İşte tam da bu hissi, yüzyıllar önce iki büyük düşünür, iki farklı şekilde ele aldı. Biri, “Zaten doğuştan özgürsünüz, ama etrafınızı ören bu duvarlar yüzünden hissedemiyorsunuz,” dedi. Diğeri ise, “Özgürlük, o duvarları aşma iradesini gösterebilmektir.” diye karşılık verdi.
“İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur,” diyen Rousseau’ya göre özgürlük, doğuştan sahip olduğumuz bir haktır. Onu düşünürken, etrafı çevrili olmayan, uçsuz bucaksız bir tarla hayal edebilirsiniz. Ancak Rousseau, toplumun kuralları, gelenekleri ve beklentileriyle bu tarlanın etrafının duvarlarla örüldüğünü söyler. Aile, okul ve toplum, bizi saran görünmez zincirlerdir. Mesela yeni doğan bir bebek hiçbir şeyin farkında olmadan sadece var olduğu için yaşıyor ve hiçbir kurala uymuyor, yani özgürdür; ancak sonradan hayatına giren bazı aile, okul, din, devlet, gelenekler ve “ayıp”, “günah”, “yanlış” gibi kavramlar bebeğin tarlasına duvarlar örüyor, zincirler çekiyor. Rousseau’ya göre ise gerçek özgürlük, bu zincirlerin farkına varmak ve onlardan kurtulmaya çalışmaktır.
Nietzsche ise burada devreye girer ve Rousseau’nun zincirlerini adeta parçalar. Nietzsche zincirlerin bizi kısıtladığını düşünmeyi kolaycılık olarak görür. Ona göre asıl zincirler dışarıda değil, içimizdedir. Tembellik, korku ve “herkes böyle yapıyor” düşüncesi, bizi esir alan şeylerdir. Nietzsche’nin özgürlüğü, kendi kendinin patronu olabilmektir. Ödevini yapmak yerine telefonla oynamak istediğinde, o isteği yenip dersine odaklanabilmektir. Sabah spor yapması gerektiğinde yatağından kalkıp sporunu yapabilmektir. Kendi hayatını adeta bir heykeltıraş edasıyla şekillendirebilmektir. Bizi özgürlüğümüzden eden zincirlerin kontrolünü elimize alabilmektir. Bu, kişinin kendine karşı sorumluluk almasıdır.
Peki, Gerçek Özgürlük Nerede Saklı? Aslında her iki düşünür de haklı gibi görünüyor, değil mi? Rousseau, sorunun kaynağını mükemmel bir şekilde tespit ediyor. Etrafımızda gerçekten de görünmez duvarlar var. Nietzsche ise çözümü sunuyor: “Madem duvarlar var, o halde kendi gücünle onları aşmayı öğren.” Sanki Rousseau bize zincirleri, duvarları göstererek içinde hapsolduğumuz hapishanenin haritasını veriyor, Nietzsche ise bu haritadan yararlanarak bu hapishaneden nasıl kaçabileceğimizi, bu duvarları aşmak için gerekecek içsel gücü nasıl bulabileceğimizi gösteriyor. Öyleyse sorunun cevabı belki de şu: Özgürlük, sadece zincirlerimizden kurtulmak değil, onların arasında bile kendi ayak izlerimizi bırakabileceğimiz yolu seçme cesaretidir.
