Yaşadığım şehirde insanlar yalnızca konuşmaz; aynı zamanda renklerle de anlaşır. Çünkü burada herkesin duyguları gözle görülür. Sabah uyandığımda odamın tavanında yumuşak bir sarı ışık dalgalanıyordu. Bu, içimdeki huzurun rengiydi. Perdeleri araladığımda sokak gökkuşağına dönmüştü.
Apartmandan çıkarken komşumuzun etrafında açık mavi bir aura vardı. Demek ki bugün sakin ve mutluydu. Ama karşı kaldırımdaki adamın etrafındaki koyu gri bulutlar, onun kaygılı olduğunu gösteriyordu. Bu şehirde kimse “İyiyim.” deyip geçemez çünkü renkler gerçeği söyler.
Okula yürürken parkta oynayan çocukların etrafı parlak turuncu ve pembe ışıklarla kaplıydı. Heyecan ve neşe neredeyse havaya karışmıştı. Ağaçların yaprakları bile insanların ruh hâline göre ton değiştirirdi. Şehirde genel bir mutluluk varsa yapraklar daha canlı yeşil olurdu.
Derste öğretmenimiz bir soru sorduğunda sınıf bir anlığına mora büründü. Mor, düşünmenin rengiydi. Parmak kaldırdığımda kalbimin etrafında kırmızıyla karışık altın rengi bir parıltı belirdi. Bu, hem heyecanımı hem de kendime olan güvenimi gösteriyordu. Yanıtım doğru çıkınca sınıfın üstüne hafif bir sarı dalga yayıldı: gurur ve sevinç.
Öğle arasında en yakın arkadaşımın etrafında soluk bir mavi gördüm. Yanına oturduğumda içindeki hüznü anladım. “Bir şey yok.” demesine gerek kalmadı; renkler bana her şeyi söylemişti. Onu dinledim ve yanında olduğumu hissettirdim. Bir süre sonra mavinin yerini açık yeşil aldı. Yeşil, umudun rengiydi.
Akşamüstü eve dönerken gökyüzü pembeye çalıyordu. Bu, şehrin genel mutluluğunun işaretiydi. İnsanlar birbirini daha iyi anladığı için kavgalar az olurdu. Kimse acıyı saklayamaz, kimse sevinci gizleyemezdi.
Gece yatağıma uzandığımda odam lavanta rengine büründü. Lavanta, huzurlu bir yorgunluğu anlatıyordu. Gözlerimi kapatırken şunu düşündüm: Keşke gerçek dünyada da insanlar birbirinin duygularını bu kadar açık görebilseydi. Belki o zaman daha anlayışlı, daha sabırlı ve daha sevgi dolu olurduk.
