Savaşın Sesi

Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeriye dolmasıyla başlamıştı. Bugün, o daracık, karanlık, gün yüzü görmemiş sokakların arasında çömelmiş, yıkık dökük binalara bakıyordum. Her baktığımdaysa da geçmişin görüntüleri gözümün önüne geliyordu. Silik, ama her düşündüğünde acı veren o geçmiş… 12 yaşımı görüyordum kaldırımlarda. Yüzümdeki gülümseme o kadar iç ısıtıyordu ki, başına gelecek felaketten habersiz, masum bir çocuğun  yüzüydü çünkü bu yüz. Her ne kadar mutlu anılar da bulunsa bu sokakta, o anlılar enkaz altındaydı şimdi. Ve bu küçük çocuk da o anlılarla beraber sonsuza dek bu sokaklara gömülmüştü. Sonsuza dek…

Bir söğüt ağacının altında, her gün oturduğum bankta kitap okuyordum. Sonbahara girdiğimiz için yapraklar dökülüyordu ayaklarıma. Her yaprak düştüğünde üzülürdüm çünkü bir yaprağın düşüşü, bir can demekti sonuçta. Okuduğum kitabı bırakıp yere düşmüş, solgun yapraklardan birini elime aldım. Sıcacık elim yaprağı da ısıtmıştı. Gülümsedim. “Nasıl olsa yazın yeniden yeşereceksiniz. Yeni bir başlangıç için elimizdekileri feda etmek lazım değil mi sonuçta?” Kitabımı kaptığım gibi tanıdık dar sokağa girdim.  Her zamanki gibi Hüsun teyze , apartmanın köşesindeki bankta oturmuş örgü örüyordu. Koşarak Hüsun teyzenin yanına gittim. “Hüsun teyze! Senden istediğim atkıyı mı örüyorsun? Çok güzel olmuş, ellerine sağlık!” Hüsun teyze gülümseyerek bana baktı. “Evet canım, sonunda o benden çok istediğin atkını ördüm. Al bakalım. Güzel günlerde kullan inşallah!” Atkıyı heyecanla boynuma sardım. Bir anda kendimi renk cümbüşünün içinde bulmuştum. “Çok yakıştı! Hem de en sevdiğim renklerden örmüşsün Hüsun teyze. Sen bir tanesin!” Koşar adımlarla atkımı anneme göstermek için yukarı çıktım. İçeri girdiğimde annemin evde olmadığını gördüm. Biraz üzülmüştüm çünkü anneme atkımı hemen göstermek isiyordum. “Olsun, nasıl olsa gelince gösteririm!” Annem yeni çıkmış olmalıydı. Ocaktaki yemek yeni pişmişti çünkü. Yemeğimi tabağa koyup odama gittim. En sevdiğim yemeklerden birini yapmıştı annem. Hevesle bir kaşık alıp ağzıma attım.  O sırada da camdan dışarıyı izliyordum. Sokağın sonunda bir ağaç ev vardı. Hep o ağaç evde oynamak istemiştim ama mahalle sakinleri izin vermiyordu. Eski olduğu için tehlikeli olduğunu söylerlerdi . Ama ben, evin duvarlarını rengarenk boyamak istiyordum. Böylece bu kasfetli sokağa da bir renk katardı. Düşüncelerimi, bir anda dışarıdan gelen ses böldü. Dışarıdan gelen sesle irkildim.

Pencereye doğru hızla koştum. Camlar zangırdıyordu, bense korkudan kaskatı kesilmiştim. Seslere bir anlam veremiyordum. Sanki biri kulağımda davul çalıyordu. Emekleyerek camdan dışarıya bakmaya çalıştım. Gözlerim nihayet sokağın sonunu görebildiğinde olduğum yerde kalakaldım. Bedenimi hissetmiyordum. Kulağım uğuldamaya başlamıştı. Elim boğazıma gitti. Nefes almamı sanki biri ısrarla engelliyordu. Gözlerimi başka bir tarafa çevirmeye çaıştım ama hayır, onlar sadece sokağın sonuna kenetlenmişti. Neden başka tarafa bakamıyordum? Neden gözlerimi kapatamıyordum? Neden? Ciğerlerim sanki alev almıştı, boğazım yanıyordu. Püskürmek istiyordum o ateşi. Nedense anladım sonradan o ateşin kaynağını. Çünkü kaynağın ta kendisi acıydı… Acı. Evet, doğru kelime buydu. Daha önce hiç tanışmadığım bu yabancı, acıydı. Gözlerimden yaşlar bir bir akmaya başladı. Olduğum yere çömeldim ve sadece seslerin dinmesini bekledim. Ama gördüğüm görüntüyü aklımdan silemiyordum. Bir kabusta mıydım? Öyle olmalıydı. Başka mantıklı açıklaması yoktu. Ağaç ev yıkılmazdı ki. Hem o ağaç evi ezen devasa şey de neydi? Peki ya aynı kıyafetleri giymiş düzinelerce adam? Belki de bir festival vardı? Ben sadece boşuna korkmuştum? O sırada merdivenlerden birinin koşarak çıktığını duydum. Odama doğru biri geliyordu. Kapı hızla açıldığında olduğum yerde sıçradım. Gelen alt komşumuz Hasan abiydi. “Ayşe! İyi misin kızım? Korkma geçecek, hepsi geçecek! Ver elini bana. Bir oyun oynayacağız tamam mı? En hızlı koşan kazanacak. Arkana bakmak yok ama tamam mı?” Başımı evet anlamında salladım. Ama bacaklarım tutmuyordu ki hızlı koşayım. Yine de Hasan abinin dediğini yaptım ve kendimi sokağa attığım gibi bütün gücümle arkama bakmadan koşmaya başladım. Hasan abi de arkamdan geliyordu. Ya da ben öyle sanıyordum. Sokağın girişine geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Gümbürtüler ve bağrışlar dışında bir şey duyamıyordum. Merakıma yenik düşüp arkama baktığımdaysa hayatımın en büyük şokunu yaşadım. Evim… Yerinde değildi. Tuğla yığını olmuştu. Etrafıma dehşet içinde baktım. Hiçbir ev hatırladığım gibi değildi ki. Hasan abi de ortalıkta yoktu. Gözüm söğüt ağacını aradı ama yok. Sanki biri sihirli bir değnekle herşeyi yerle bir etmişti. İşte o an bulunduğum durumu anladım. Çocuk başıma ne halde kaldığımı. Bunun adı savaş idi.

(Visited 106 times, 1 visits today)