Bir sabah uyandım ve her şey değişmişti. O güne kadar yalnızca insanların söylediklerini duyardım; artık söylemediklerini de duyuyordum. Ama bu bir ses değildi kulağıma gelen… Bu; insanların içlerinden geçen, bastırdıkları, gizledikleri düşüncelerinin yankısıydı. Ve bu yankı, beni hem büyüledi hem de yavaş yavaş tüketti.
İlk anlarda durumu anlamaya çalıştım. Annem yüzüme gülümsüyor “Günaydın…” diyordu. Ama içinden geçen cümle çok daha ağırdı: “Keşke biraz daha sorumluluk alsa.” Kardeşim bana neşeyle el salladı ama zihninden geçen bambaşkaydı: “Umarım bugün sunumda beni seçmezler.” Her insanın içinden geçen düşünce bana bir başka kapı aralıyordu. Yolda yürürken başımın içi bir uğultuya döndü. Kalabalığın düşünceleri, korkuları, hayalleri… Her biri zihnime doluşuyordu. Kimin düşüncesi kimindi, hangisi bendim, ayırt edemez oldum.
İlk gün panikledim. İkinci gün anlamaya çalıştım. Üçüncü gün alışmaya başladım. Ama dördüncü gün bir şey oldu. Göz göze geldiğim bir adamın iç sesi yoktu. Tam bir boşluk… Sanki içinde hiç düşünce yokmuş gibi. Ve o an anladım ki, sessizlik bazen çok daha korkutucudur. İnsan ya iç sesini kaybetmiştir… ya da onu susturmayı seçmiştir. Ya benim gibi bir yeteneği vardı ve düşüncelerini saklamayı öğrenmişti… Ya da bambaşka bir tehlikeydi.
Sonraki gün her şey daha da kötüye gitti. Düşünceler, sesler, kimlikler birbirine karıştı. Gerçeklik duygum sarsıldı. Bir noktada bilincimi kaybettim. Uyandığımda beyaz duvarlar, bir serum ve doktorlar vardı etrafımda. “Şizofreni” dediler. Aklımın bana oyun oynadığını söylediler. Ama ben hâlâ emin değilim: Gerçekten aklım mı bana oyun oynadı… yoksa insanların iç sesi mi susturuldu?
