Bir sabah uyandığımda herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. Başta bunun bir rüya olduğunu sandım. Ancak annem kahvaltı hazırlarken aklından geçenleri duydum: “Yine geç kalacak bu çocuk, ne olacak bu halimiz?” O an her şey değişti. Artık sadece insanların söylediklerini değil, söylemediklerini de biliyordum.
“Keşke bugün işe gitmek zorunda olmasam…”
Babamın düşüncesi, sabah sessizliğinde çay karıştırırken zihninden geçti. Oysa her zaman güçlü, kararlı görünürdü. Onun yorgunluğunu, umutsuzluğunu ilk defa çıplak bir ses gibi duydum. Ve o an anladım: İnsanlar ne kadar çok şey saklıyor içlerinde. En çok da en yakınlarına.
“Neden kimse beni gerçekten fark etmiyor?”
Okula giderken yolda karşılaştığım bir kızın sesi zihnime doldu. Gülümseyen yüzünün altında, görünme arzusu yankılanıyordu. Kalabalığın ortasında bir hayalet gibi yürüyordu. Bedenler temas ediyordu ama ruhlar birbirine kördü. İç sesler, bu sessizliğin çığlığıydı.
“Bu sınavda başarısız olursam her şey biter.”
Sınıfa girdiğimde arkadaşımın düşüncesi kulaklarımda çınladı. Onun gülerek anlattığı şaka, aslında korkusunu gizlemek içinmiş. Başarıya yüklenen anlamlar, insanları kendi içlerine tutsak ediyordu. Kimse kendini olduğu gibi kabullenmiyordu; herkes başkalarının beklentilerini giyinmişti.
“Ben sadece sevilmek istiyorum, bu kadar.”
Yan sırada oturan çocuğun zihni haykırıyordu. Kaba davranışlarının, itiş kakışlarının altında gömülü bir yalnızlık vardı. Onu suçlamak kolaydı. Ama içindeki çocuksu kırgınlığı duyunca, yargılarımın ne kadar yüzeysel olduğunu fark ettim.
“Acaba ben olmasam bir fark olur muydu?”
Bir öğretmenin düşüncesi derin bir yarık gibi düştü içime. Tahtaya yazı yazarken bile zihninde dönen bu cümle, kalabalığın içindeki en sessiz çığlıktı. Her gün bilgi veren o kişi, aslında en çok anlam arıyordu. Ve belki de cevabı kimsenin duymadığı bu sessizlikteydi.
“İnsanların düşündüğü kişi değilim aslında.”
Kütüphanede tanımadığım biri, kitap sayfalarını çevirirken bu düşünceyi geçirdi. Kimse gerçek yüzünü gösteremiyordu. Maskelerin arkasında gizlenmiş hikâyeler, suskunlukla büyüyordu. İç sesleri duyabilmek, bu maskeleri birer birer düşürmekti.
Ve o gün fark ettim:
Herkes, kendi iç dünyasının mahkûmuydu.
Herkes, görünmeyen yükler taşıyordu.
Herkes, anlaşılmak istiyordu.
Ama konuşmak yetmiyordu.
Duyulmak istiyordu.
Artık bu sesi susturamıyordum.
Belki de bu bir ceza değil, bir armağandı.
Çünkü anlamaya başladım:
İnsan, en çok içinden geçenle insandır.
