Zeynep, köşedeki kahvehanenin buğulu camlarının ardından dışarının telaşlı dünyasını izliyordu. Eline aldığı ince porselen kupanın sıcaklığı, içini ısıtmaktan çok uzak bir teselli sunuyordu. İnsan kalbini donduran pişmanlıklarla doluyken, hiçbir sıcaklık ona erişemezdi. Gözleri, dışarıdaki karmaşanın içinde birbirinden bağımsız akan hayatlara takıldı. Herkes kendi hikâyesini yaşıyordu. Peki ya kendisi? Zeynep’in hikâyesi, yarıda kalmış ve yarasını sarmadan devam edemeyen bir insanın hikâyesiydi.
Her şeyin başlangıcı sadece o günkü tartışma değildi. Belki de bu kopuş, çok daha öncesine uzanıyordu. Defne ve Zeynep, çocukluklarından beri ayrılmaz bir ikili olmuşlardı. Ancak büyüdükçe, hayata dair seçimleri, çevreleri, ilgi alanları farklılaşmıştı. Yine de her ikisi de dostluklarının sarsılmaz bir bağ olduğuna inanıyordu.
O gün, Defne’nin gözlerinde yalnızca öfke değil, aynı zamanda tarifsiz bir hayal kırıklığı vardı. Zeynep bunu şimdi daha iyi anlıyordu. “Sana her şeyimi anlattım, sana güvendim,” demişti Defne o gün, sesindeki titreme hâlâ Zeynep’in kulaklarındaydı. “Ama sen… Arkandan iş çevirmeyeceğine dair birine güvenemeyeceksem, kime güveneceğim?” Zeynep o an kelimelerle boğulmuştu. Ne diyeceğini bilememiş, ne olduğunu bile anlamamıştı.
Sonradan öğrendikleri ise Zeynep’i derinden sarsmıştı. Defne’nin hoşlandığı çocukla Zeynep’in gizlice konuştuğuna dair bir dedikodu yayılmıştı. Bunun ne kadar temelsiz olduğunu biliyordu, ama asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, Defne’nin ona inanmayı seçmemiş olmasıydı. Belki de, Defne’nin kalbindeki kuşkular, dostluklarının çatırdamaya başladığının sessiz bir işaretiydi.
Aylar sonra, Zeynep bu anı hatırlarken, içindeki pişmanlık boğazında düğümlenmişti. Kupasındaki kahve çoktan soğumuştu. İçini kemiren bir dürtüyle telefonunu eline aldı. Defne’nin numarası hâlâ kayıtlıydı. Kaç kez silmeyi düşünmüş, bir daha aramamak üzere kararlar almıştı. Ama bunu hiçbir zaman yapamamıştı. Gözleri ekranda Defne’nin adını aradı ve buldu. Parmakları, bir mesaj yazmak üzere ekranın üzerinde gezindi.
Sonunda kısa ama keskin bir mesaj yazdı: “Beni dinler misin? Her şey böyle bitmemeliydi.”
Mesajın ardından geçen sessizlik, Zeynep’in içinde büyük bir boşluk yarattı. Dakikalar sonra gelen cevap ise o boşluğu tarifsiz bir ağırlığa dönüştürdü: “Dinlemek mi? Sana söyleyecek tek bir sözüm kalmadı, Zeynep. ‘Güvendiğim dağlara kar yağdı.’ Bu kadar.”
Defne’nin cevabı, bir tokat gibi çarpmıştı. Ama Zeynep, duramadı. “Ben öyle biri değilim, bunu biliyorsun. Sana yalan söylediler,” diye yazdı. Ama Defne’nin yanıtı daha da ağırdı:
“Söylediklerinin bir önemi kalmadı. ‘Biliyorum sana giden yollar kapalı.’ Sana tekrar güvenmem, suya yazı yazmak gibi olurdu. Ve Zeynep, suya yazılan her şey silinir.”
Zeynep’in elleri titredi. Telefonu masaya bırakıp dışarıdaki kalabalığa baktı. Bir yanıt yazmak istedi ama ne diyeceğini bilemedi. Bazen kelimeler, karşıdaki kişinin inşa ettiği duvarları aşamazdı.
Defne’nin gönderdiği son mesaj bir hançer gibiydi: “Bir gün her şey biter ama söylenmemiş sözlerin izi kalır. Benim de kalbimde o izlerle yaşamayı öğrendim. Sen de öğren Zeynep.”
Kahvehaneden çıkarken, Zeynep’in gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Dostluklarıyla ilgili içini yakan her sözü yutkunarak içine attı. Bir daha Defne’ye ulaşmayı denemedi. Çünkü bazen, bazı yolların gerçekten kapandığını kabullenmek gerekiyordu.
