Kasabanın en eski evlerinden birinde yaşıyordum; duvarları tuzla kabarmış, merdivenleri her adımda iç çekiyormuş gibi gıcırdayan bir yerdi. Deniz görünmezdi buradan ama rüzgârın taşıdığı yosun kokusu, sanki suyun kendisi eve uğrayıp geçiyormuş hissi verirdi. O akşam elektrikler kesilmişti. Mumun titrek alevi, masanın üzerindeki eski pusulayı ve sayfalarının çoğu yıpranmış ya da kopmuş olan defteri yarım yamalak aydınlatıyordu. Pusulanın ibresi normalde kuzeyi gösterirdi, ama o gece sanki kendi derdi varmış gibi kararsızca sallanıyordu.
Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Ay ışığı değildi. O çoktan bulutların arkasına saklanmıştı. Işık, suyun altından yükseliyormuş gibi mavimsi ve soğuktu. Camdan süzülürken toz zerrelerini yakaladı, odanın içini bir anlığına başka bir zamana aitmiş gibi gösterdi. O anda pusulanın ibresi durdu ve defterin sayfaları kendi kendine çevrilmeye başladı.
Bir an duraksadım, içimdeki korkuya rağmen deftere yaklaşmaktan kendimi alamadım. Onun bir sayfasında, daha önce görmediğim bir çizim belirdi: kasabanın hemen dışındaki terk edilmiş taş ocağı. Altına, dedemin el yazısıyla bir not düşülmüştü: “Işık geri dönerse, kapı açılmış demektir.” Kapı neydi, nereye açılıyordu, bilmiyordum ama ışık hâlâ oradaydı ve sanki beni çağırıyordu.
Ceketimi kaptığım gibi dışarı çıktım. Sokaklar bomboştu; sadece uzaktan bir köpeğin havlaması duyuluyordu. Yol beni sahile çıkardı ve deniz, karanlığın içinde ağır bir gölge gibi önümde uzanıyordu. Dalgalar kıyıya vuruyor, taşların arasına girip sessizce geri çekiliyor, ardından geride yalnızca nemli, parlayan bir iz bırakıyordu. Ay ışığı yoktu ama su kendi içinden sızan bir ışıkla hafifçe titriyordu. Sanki bir şey beni izliyor, her dalga ve gölge bunu fısıldıyordu. Taş ocağına vardığımda ışık, kayanın içinden sızıyordu. Yaklaştıkça havanın yoğunlaştığını hissettim, sanki görünmez bir sisin içinden yürüyordum. Elimi kayaya dokundurduğumda taş yumuşadı, suya benzer bir dalgalanma oldu ve önümde dar bir geçit açıldı.
İçerisi beklediğim gibi karanlık değildi. Duvarlar, fosforlu mantarlarla kaplıydı; her adımımda renk değiştiriyor, nefes alır gibi parlıyorlardı. Geçidin sonunda küçük bir oda vardı. Ortasında, pusulamın aynısı duruyordu ama bu kez ibresi yavaşça dönüyor, her dönüşte fısıltılar yükseliyordu. Onlar anlaşılır değildi ama kasabanın seslerini taşıyordu. Balıkçıların kahkahaları, pazar yerinin uğultusu, çocukluğumdan bir yaz akşamı…
Anladım ki burası, kasabanın sessizce içine attığı şeyleri saklıyordu. Pusulayı elime aldığımda odadaki ışık yavaş yavaş çekildi, fosforlu parıltılar sönüp duvarlara yayıldı, taş yeniden taş oldu. Geçit kapandığında ardımda serin, tuzlu bir hava kaldı. Eve döndüğümde elektrikler gelmişti, pencereden sokak lambasının solgun ışığı giriyordu. Masaya bıraktığım pusulanın ibresi durmadı. Ağır ağır dönüyor, bazen denize, bazen taş ocağına, bazen de kasabanın içinden kıvrıla kıvrıla geçen yolların yönüne kayıyordu. Sabah olduğunda dışarı çıktım. Deniz görünmüyordu ama dalgaların sesi, evlerin arasından geçip meydanı dolduruyordu; ritmi hiç bozulmadan, sanki sonsuzluğa doğru akıyordu. O an anladım ki ışık gitmişti ama bıraktığı iz, geri çekilen suyun kumda bıraktığı çizgiler gibi kalmıştı. Silinmesi zaman alacaktı, belki de hiç silinmeyecekti.

