Soğuk bir Mart sabahı, cemrenin düşmesiyle beraber ısınan havaya rağmen esen rüzgar içimi titretiyor. Sabah erkenden kalkıp kısa bir kahvaltı yaptım, hemen üstümü değiştirdim ve acele ederek işe gitmek üzere evden çıktım. İşim güzel, hayat akıp gidiyor… Daha ne isteyebilirim, diye düşündüğümü sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İşimi sevmemekle beraber sürekli çalışmak beni hem fiziksel hem de duygusal anlamda tüketmiş durumda. Kim 16 sene boyunca okullarda vaktini harcadıktan sonra ortalama bir şirkette haftanın altı günü 9 saat boyunca masabaşı iş yapmak ister ki? Sıkkın bir biçimde arabama binip iş yerime gidiyorum.
Şirket binası olağanca griliği ile beni karşılıyor. Kartımı kapıdaki sensöre okutup içeri giriyorum. Asansörü beklerken kimseyle muhatap olmuyorum, zaten kimse birbirine selam bile vermiyor. Bunu ilk tecrübe edişim daha dün gibi aklımda; buraya ilk gelişimde herkese selam veriyorken karşılık alamamam ile buradaki insanlarla değil bağ kurmak, iletişimde bile zorlanacağımı anlayıp susmuştum.
Ofisime giriyorum ve kapıyı ardımdan kapatıyorum. Birkaç sıkılan kafa iki saniyeliğine benim tarafıma çevrilip geri önlerine dönüyor. Kocaman odaya dizilmiş sıralarda masanın arasından kendi masama oturuyorum, saat sekizden öğlen on ikiye kadar olan mesaimin ilk yarısına başlıyorum. Dört saatim kağıtları makineden çıkarıp üzerini imzalamakla, bilgisayar başında gözlerim kan çanağı olana kadar bir sürü şey yazmakla geçiyor.
Sonunda öğle yemeği vakti geldiğinde gerinip masamdan kalkıyorum. Bacaklarımın uyuşukluğu sinirimi bozuyor, “Aktif bir iş hayatımın olmaması yüzünden kilo alır mıyım acaba?” düşüncesini bir kenara bırakıp koca binadan çıkıyorum ve şirkete yakın bir kafeye gidiyorum, resmen kendimi içeri atıyorum. Burası en sevdiğim yer. Kafenin iç dizaynı renkler ile dolu. Her rengi, her sembolü, her resmi fark edip bu güzel manzara eşliğinde öğle yemeğimi yiyorum. Kafenin kendisi dışında yemekleri de çok güzel, lezzetli. Anın tadını çıkarmak için ideal bir yer burası. Sanki sıkıcı hayatımdan kaçmak için bir sığınak…
İşte tam da yemek sonrası kahvem elimde, öğle molamın kalan kısmının keyfini çıkarırken kendi sığınağımda onu karşımda gördüğümde kalbim yerimden çıkacak sandım. Gerçek miydi gördüğüm? Karşımda oturan silüete çaktırmadan tekrar bakıyorum, istemsizce gözlerimi dikerek, izlediğimi belli edercesine. Uzun süredir görmemiştim onu, şimdi onunla burada karşılaşmamın gerçekliği ile nasıl hissetsem bilemiyorum. Yanına gitsem mi? İnsan için bu kadar öneme sahip olan eski bir dostunu görüp de görmezden gelen birinin kalbi var mıdır ki… Cesaretimi topluyor, kahvem elimde masasına doğru yürüyorum. “Merhaba. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Beni görünce başta şaşırıyor, sonra ona özel olan o güzel gülümsemesiyle cevaplıyor beni, “Aaa, merhaba. Cidden büyük bir… sürpriz oldu. Oturur musun?” Karşısındaki sandalyeye otururken kalbim çıkacak gibi hala. Birbirimize hal hatır sorduktan sonra onunla olan eski anılarımızı yâd ediyoruz. Onu görmem ile geçmişimle yüzleşmem aynı şey, bu da daha çok kalbimi sızlatıyor. “İşe dönmek zorundayım. Görüşelim. Lütfen.” Kahve içme sözünü alıp oradan ayrılıyorum.
Şirkete geri döndüğümde kafamda başka bir şey yok sanki. Beş saatin sonunda neredeyse hiçbir şey yapmamış olmanın verdiği utançla eve dönüyorum, hemen üstüme güzel şeyler giyiyorum ve evden çıkıyorum. Tekrar aynı kafeye gittiğimde beni dışarıdaki masanın yanında oturmuş bekliyor. Yanına gidip oturuyorum. “Tekrardan merhaba.” Bana gülümsüyor, selamımı karşılıyor. Kahve istiyoruz, garson sıcak kahveleri getirirken o bana dönüyor. “Açıkçası, işinden bahsedince şaşırdım.” diyor. Ben de kendimden beklemezdim, diyememenin verdiği mahcup bakışlarla etrafa bakınıyorum, gözlerinden kaçıyorum. “Neden yapmak istediğin işi devam ettirmedin? Hem çevrenden, hem de kendi değerlerinden kopmuş gibisin.” Sorgulayan şekilde bakıyor bana, hesap mı soruyor yoksa merak mı ediyor anlayamıyorum.
Cevap vermiyorum. Onun bende aradığı kişi şu anki halime benzemiyor bile! “Artık değiştim. Hayat toz pembe değil.”. Sarf ettiğim sözlere şaşırıyor. “Eskiden hayalleri olup kendi duygularını ifade ederek yaşayan biriydin, toz pembe bir hayat yaşamak değil bu! Sen kendi hislerini biliyordun. Mantığın ile birlikte kalbini de dinlerdin. Beni şaşırttın. Kendini bu kadar kısıtlayan bir iş, bir yaşam seçeceğini düşünmezdim, özellikle elinde olağanca imkanlar bulunurken” diyerek yüzüme odaklanıyor. Hem şefkat, hem acıma hem de endişeyle bakıyor sanki. Bakışları altında eziliyor gibi hissediyorum, sadece kahvemi yudumluyorum. “Hem yetenekli hem de geniş bir algıya sahip birisin. Potansiyelini kullanmayacak mısın? Hayat akıp gidiyor. Zamanın azalıyor, kendine dikkat et, olur mu? Yeteneklerini kaybetme, benim sana olan umudumu boşa çıkarma.” Söylediklerinden sonra göz göze gelemiyorum onunla, ama o yavaşça elimi tutup sıkıyor şefkatle, gülümsüyor bana. Umudu hatırlatıyor, güven veriyor adeta. Bir süre daha sessizce kahvelerimizi yudumladıktan sonra ikimiz de yavaşça kalkıyoruz yerimizden. Vedalaşma vakti geliyor. Onu kucaklıyorum bir anda.
İçim sevgiyle dolarak kucaklıyorum kendimi, gençliğimi. Yitip gitmek istemeyen enerjimi, gözleri parlayan yansımamı kucaklıyorum. O da beni kucaklıyor, sanki cesaret verircesine. Açıyorum tekrar gözlerimi, aydınlık bir sabaha uyanıyorum. Hayat kendimi kısıtlamak için çok kısa. İçimdeki benliğim, gençliğim, sarf ettiğim emeklerim, duygularım buna izin vermiyor, fark ediyorum. Yeni bir güne, yeni bir hayata başlamak için doğruluyorum.
