İnsân mâziye baktığında yaşanmış büyük olaylar, yaşamış büyük şahsiyetler ve yaşatan ibretlik kıssalar görür ve görmelidir de. Yeryüzünü gezip-dolaşıp Kendilerinden öncekilerin hâline bakıp da akıllanmazlar mı? Kendilerinden daha büyük şehirler inşa etmiş, dünyayı daha fazla işlemiş, daha uzun yaşamış ve refah sürmüş fertler ve toplumlar ve dünyada bıraktıklarını, düşünen kimseler için güzel misallerdir.
Tarihe bakan basiretli kimse tek tek fertlerden ziyade ortak bir hakikate muhatap olur “fenâ”. Gelmiş-geçmiş şeyler, topraktaki büyükler ve fayda vermemiş hedefler büyüklenmeye mâni olur ve bu kimse der ki “ben batanları/bitenleri sevmem!” ve tek bir hakikate şahit olur “bekâ”. Bir tekerrürâta, bir devamlılığa şahid olur akıl sahibi, hayatı ve ölümü görür ve ki başlangıcı ve başlatanı görür. Hararetli yazı, bilahare donduran kışı ve müreffeh güzleri görür, zaferi ve muzafferlerini ve onların mağlubiyetlerini görür, kibirli firavunları ve onların arkasından ne yerin ne de göğün ağlamadığını görür, hırslı cengizleri ve yarım asırda yıkıllan imparatorluklarını görür, helak olan zalimleri ve felah bulan mazlumları görür… Gözlerin gördüğünü kalpler yalanlamadığında ise başlayan, biten; yanan, sönen; gelen, geçen; yaşayan ve ölen bir kaç fâni görür. Kendilerini ne malı ne de kesbettikleri kurtaramayan ,gerçeği görmeğe mâni olmak için kendi elleriyle gözlerine set çeken ellerin kuruduğunu görür. Kendileri dahi ölmekten/bitmekten kurtulamayan şeylerin silsilesinin bir zincir değil bir örüntü olduğunu görür. Bu örüntüyü bir ören görür, o yaşamışlar gibi ölmeyen, diri bir kayyum görür, bir bâki görür.
Bir karakter değildir tarihin mesajı; kişilerden, olaylardan, zamanlardan soyutlanmış bir ortak ilinek ve işaret/delalet ettiği iliştirici idir.Bu ilinek “fena”dır fânîlerin taşıdığı ve aksidente edicisi “beka” sıfatı ile sıfatlanmış olan “bâki” idir.
Bir şahısla buluşmayı değil bir hakikatle tutuşmayı ister ham kimse-içinde bir mücevherin kuvvesini taşıyan-, bir kömür bir volkan ısısında elmasa tekamül eder, bir insânı kâmil kılmak içinse her noktadan zuhur eden bir ışık gerekir, bir ışık ki yerlerin ve göklerin aydınlığıdır. İşte bir disiplin ve meşgale olarak “tarih” bu ışığa karşı gözlerini kapamayacak kimseler için perdelerden süzülerek gelen ışığın yoğunluğunu perdeleri teker teker kaldırarak daha şedit kılınması için bir vesiledir. Böylece ham insan nurla yanar ardından pişer ve kendisine sorulduğunda “ne bildin?”, “haddimi bildim” der.
Geçmiş ve gelecek, üstü buz tutmuş bir su misali eridiğinde/çözüldüğünde arkasındaki o cevahir, o hazain belirmeye başlar gözlerinde berrak kalplerin. Bu onlara mahsustur, hakikat ufkun ötesini görenlerin. Ve zafer tarihle güneşin batışında şafakın gelişini bilenlerin.Ve gafleti düşüp keskin gözlerle isteyenlerin. Sabredenlerin… İşte bazı öğütler, derinlikler ve dorukları keşfeder tarihi “fena” bilen ve onu “beka” ismiyle okuyan kişi.
