Konuşmaya muktedir bir şehir olsaydı İstanbul, kelimeleri martı çığlıklarından, vapur düdüklerinden ve taş sokaklara sinmiş tarih kokusundan örerdi. Gök yüzünü, denizini, caddelerini ve içinden geçen milyonlarca insanı aynı nefeste anlatan bir dile sahip olurdu.
İstanbul, önce sabahın erken saatlerinden söz ederdi. Daha güneş doğmadan Boğaz’ın yüzeyine usulca vuran dalgalardan ve karanlığı yaran vapur dumanından bahsederdi. Vapur iskeleye yaklaşırken gökyüzünde dolaşan martıların sesi, sanki şehrin kendi kalp atışları gibi ritim tutardı. Esnaf henüz kepenk yeni açmışken, simit tezgâhlarından yükselen taze susam kokusu, sabahın serin Anadolu güneşiyle birleşir, sokaklara ince bir sıcaklık ve umut serperdi.
Biraz daha konuşsa, tarihi anlatırdı bize. Osmanlı’nın ihtişamını taşıyan saraylardan, Bizans’ın taş duvarlarına sinmiş binlerce yıllık hikâyelerden bahsederdi. Ayasofya’nın içinde yankılanan duaları, Topkapı Sarayı’nın avlusunda koşuşturan genç yeniçerilerin ayak seslerini hatırlardı. Sur içindeki dar sokaklarda hâlâ dolaşan geçmişin nefesini, Galata Kulesi’nin gölgesinde hâlâ duyulan masalları fısıldardı. “Benim her taşım bir hayat, her tepeciğim bir hikâye saklar,” derdi.
Bir de kalabalıklarını anlatırdı İstanbul. Sokaklarında birbirine karışan dilleri, kültürleri, yüzleri… Eminönü’nde balık ekmek için sıraya giren insanları, Kapalıçarşı’da el işlemeli bir fincan için pazarlık yapanları, Taksim’de bir sokak sanatçısını dinlemek için duran yabancıları anlatırdı. Her adımında başka bir dünya, başka bir hayat yaşandığını söylerdi bize.
Ama hiç şüphesiz o en çok Boğaz’ı anlatırdı. Anadolu güneşinin akşamüstü sulara vurup altın bir yol gibi uzandığı o manzarayı… Kız Kulesi’nin yalnız ama gururlu duruşunu, vapurla geçenlerin ona el sallayışını, sahilde çay içip sonsuzluğa bakan insanları… İstanbul derdi ki: “Benim ruhum suyun içinde, dalganın sesinde, martının çığlığındadır.”
Sonunda belki şöyle eklerdi: “Ben yüzyıllardır ayaktayım. Ne diller, ne medeniyetler, ne umutlar gördüm. Yine de her günde yeniden doğarım. Çünkü ben İstanbul’um… Konuşsam, anlatacaklarım asla bitmez.”
