Güzel bir sonbahar sabahıydı, uyandığımda kendimde bir farklılık hissettim. Aileme sorduğumda onlar da kendilerinde bir farklılık hissettiklerini söylediler. Annem, her zamanki kahvaltıdan hazırlamıştı. Yemeği yediğimizde yemeğin tadını normalden daha farklı hissediyorduk yani yemeğin tadı normalden daha güzel geliyordu.
Babam kahvaltısını bitirdikten sonra haberleri izlemek için televizyonun başına geçmiş, kanalları geçiyordu. Sonra ben de kahvaltımı bitirip babamın yanına gittim. Babam tam bir tane daha kanal geçecekti ki ona “Dur!” dedim ve annemi ve kardeşimi çağırdım. Haberde, bütün dünyanın tat duyusunun güçlendiğinden bahsediyordu. Kardeşim, “Demek bu yüzden kendimizi farklı hissediyormuşuz ve kahvaltının tadını daha farklı alıyormuşuz.” dedi. Dışarı çıkınca, adım attığımız anda dünya sanki yeniden uyanmış gibiydi. İnsanlar yediklerini sadece karınlarını doyurmak için değil, gerçekten hissetmek için bakıyordu. Tatlar anılara karışıyor, her lokma geçmişten bir iz taşıyordu.
Bu güçlenen tat duyusu, bize hayatın aslında ne kadar kıymetli ve fark edilmeyi bekleyen ayrıntılarla dolu olduğunu gösteriyor ve artık hiçbir lezzeti eskisi gibi hafife almıyorduk asla.
