Bir sabah uyandım. Uçağım olduğu için oldukça erken bir saatte uyanmıştım ve hâlâ çok uykum vardı. Tatile gideceğim motivasyonuyla kendime gelmeyi başardıktan sonra hazırlanıp havaalanına gittik ailemle birlikte.
İngiltere’ye gideceğimiz için dış hatlar bölümüne ilerledik ve kontrollerden geçtikten sonra nihayet uçak kapısının önündeki o rahatsız sandalyeleri andıran ve saatlerce oturmaya uygun olduklarına bin şahit isteyen “koltuklar”a oturup uçak saatini beklemeye başladık. Biraz sıkılınca etrafta dolaşıp mağazaları gezmeye koyuldum. O kadar güzel çikolata ve parfümler vardı ki… Ürünlerden kafamı kaldırabildiğimde dış hatlar bölümünde normalden fazla Türkçe kelime duyduğumu fark ettim ve neden bu kadar çok Türk aynı anda markette diye düşünürken Türkçe konuşmakta olan herkesin aslında yabancı olduğunu fark ettim. Bu çok garipti. Evet, diğer ülkelerin genlerine sahip ancak ebeveynlerinden biri Türk olduğu için burada yaşayan kişiler görmüştüm fakat aynı anda bu denli fazlasıyla karşılaştığımı hiç hatırlamıyorum.
Ailemin beni arka arkaya onlarca kez aradığını fark ettikten sonra artık geri dönmem gerektiğini anladım ve ne gariptir ki yol boyunca herkes yine Türkçe konuşuyordu. Fazla aldırmadan uçağa binmem gerektiğinde karar kılmamın ardından saatlerce Türkçe konuşan kişilerin sesini duymaya devam ettim. Aslında hoşuma da gidiyordu dilimizin bu kadar kişi tarafından benimsenmiş olması.
Ne var ki Londra’ya indiğimizde olağandışı bir şeyler geliştiğinden tam anlamıyla emindim çünkü burada da yediden yetmişe herkes Türkçe konuşuyordu. Haberlere baktığımda bütün ülkelerde de aynı durumun gerçekleştiğini anladım. Peki, yabancı dil öğretmenleri ve dil kurslarına ne olacaktı?
