“Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı.” O sabah uykudan uyandığımda odanın duvarları yer değiştirmiş gibiydi. Perdelerin arasından sızan ışık, alıştığım sarı güneşten farklıydı; daha soğuk, daha derin ve sanki nefes alıyordu. Saatin tiklemesi durduğunda bunun sıradan bir gün olmayacağını anladım. Yatağımdan kalktım, zemine bastığımda ayaklarımın altında ince bir titreşim hissettim.
Mutfaktan gelen kahve kokusu her zamanki gibi değildi. Kokunun içinde eski bir kütüphanenin tozu, yağmur sonrası toprak ve uzak bir denizin tuzu vardı. Pencereye yaklaştım. Sokak, tanıdığım sokak değildi artık. Ağaçların gölgeleri yanlış yönlere düşüyor, kuşlar sessizce havada asılı duruyordu. O an, zamanın benden habersiz bir yere çekildiğini düşündüm. Işığın kaynağını ararken camda kendi yansımamla karşılaştım. Yüzüm tanıdıktı ama gözlerimde bana ait olmayan bir merak vardı. Sanki başka bir ben, bu anı uzun süredir bekliyordu. Camı açtığımda ışık içeri hücum etti ve odamı dalga dalga doldurdu. Kulaklarımda fısıltılar belirdi; anlamadığım, ama garip biçimde güven veren kelimelerdi bunlar. Bir adım attım ve ışığın içinde yürümeye başladım. Oda genişledi, tavan yükseldi, duvarlar eriyip anılara dönüştü. Çocukluğum, unuttuğum yüzler, söylenmemiş sözler etrafımda dönüyordu. Korkmam gerektiğini biliyordum ama korkmadım. Çünkü ışık, kayboluş değil, çağrıydı. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Işık yavaşça çekildiğinde kendimi yine odamda buldum. Saat çalışıyor, kuşlar ötüyor, sokak eski haline dönmüştü. Ancak ben aynı değildim. Pencereye baktım ve gülümsedim. Artık biliyordum; dünya sandığımdan daha geniş, ben ise düşündüğümden daha cesurdum. Bu deneyimden sonra günlerim değişti. İnsanların arasından geçerken yüzlerinin ardında saklı ihtimalleri görür oldum. Her kapı bir eşik, her ses gizli bir davet gibiydi. Işığın bana bıraktığı iz, kararlarımı yumuşattı ama irademi güçlendirdi. Artık kaçmıyor, bakmayı seçiyordum. Akşamları defterime notlar aldım, rüyalarımı çizdim, korkularımı isimleriyle çağırdım. Anladım ki mucize, dışarıdan gelen bir armağan değil; dikkatle bakıldığında ortaya çıkan bir açıklıktı. O pencere hâlâ orada ve ben, gerektiğinde açmayı hatırlıyorum.
Bazen geceleri ışığın geri dönmesinden korkuyorum, bazen de onu özlüyorum. Fakat öğrendiğim en önemli şey, beklemenin de bir eylem olduğuydu. Hayat, cesaretle sorulan sorulara yavaş cevaplar veriyor. Ben sorularımı sormaya devam ediyorum. Ve her sabah perdeleri araladığımda, sıradanlığın içindeki olağanüstüyü arıyorum. Çünkü gördüm ki değişim, bir anda başlasa bile etkisi zamanla derinleşiyor. Işık gitmiş olabilir, fakat bıraktığı izler yolumu aydınlatmaya yetiyor. Yaşam da tam olarak bunu istiyor: uyanık kalmamızı, sorumluluk almamızı ve kendi penceremizi tanımamızı. Belki bir gün aynı ışık, başkalarının odalarına da dolacak ve hikâyeler sessizce çoğalacak, tıpkı umut gibi, sabırla büyüyerek. Ben hazır bekliyorum, kalbim açık, gözlerim uyanık, yarına doğru sakin adımlarla yürüyerek, devam ediyorum.

