Tuhaf Işık

Her şey o tuhaf ışığın pencereden içeri dolduğu anda başladı. Sabah olamayacak kadar soluk, geceye ait olmayacak kadar ısrarcıydı. Perdenin kenarından sızıp duvarlarda titreyerek ilerlerken odanın içindeki eşyalar yerlerini unutmuş gibiydi. Saat duruyordu ama tik tak sesi hâlâ kulaklarımdaydı; sanki zaman, çalışmayı bıraksa bile konuşmayı sürdürüyordu.

Yatağımdan kalktığımda ayaklarım zemine değil, ince bir sis tabakasına basmış gibi hissettim. Hava ağırdı, eski bir anının kokusunu taşıyordu. Pencereye yaklaştım. Dışarıda tanıdık sokak duruyordu ama renkleri eksikti, sanki biri dünyayı yarım bırakmıştı. Işık, camdan içeri girerken bir şeyleri uyandırıyordu: unutulmuş kelimeleri, söylenmemiş cümleleri, ertelediğim kararları…

O an fark ettim; bu ışık dışarıdan gelmiyordu. İçimde bir yerden yükseliyordu ve pencere sadece bahane gibiydi. Gölgem duvarda benden önce hareket etti, başını çevirip bana baktı. Korkmam gerektiğini düşündüm ama bunun yerine tuhaf bir huzur hissettim. Sanki uzun süredir beklediğim bir misafir nihayet gelmişti.

Işık yavaşça solarken oda eski hâline döndü. Saat yeniden çalıştı, sokak renklerini geri kazandı. Ama ben aynı kalmadım. Çünkü bazı başlangıçlar gürültüyle değil, sessizce olur. Ve insan, bazen hayatının değiştiğini ancak ışık çekildikten sonra anlar…

(Visited 5 times, 1 visits today)