MÖAynur, kasabanın kenarındaki eski taş evinde yıllardır tek başına yaşıyordu. Üç yıl önce, maden kazasında hem kocasını hem de oğlunu kaybetmişti. O günden sonra, hayat onun için sadece günlerin birbirine benzediği uzun bir sessizlik olmuştu. Her sabah aynı saatte uyanıyor, kahvesini içiyor, pencerenin önünde oturup boş sokağa doğru uzun uzun bakıyordu. Komşuları bazen uğrayıp “Aynur abla, bir şeye ihtiyacın var mı?” derdi. O ise her defasında “Yok evladım,” diyip kapıyı kapatırdı.
Bir gün, evin karşısındaki boş arsaya belediye tarafından yeni bir okul yapılacağı söylendi. İş makineleri geldi, toprağı kazmaya başladılar. Gürültü, uzun süredir sessiz olan mahallenin havasını değiştirmişti. Aynur başta bu duruma sinirlendi; her sabah erkenden kalkan, pencereyi kapatıp kulaklarını tıkayan birine dönüştü. Ama bir gün evinin karşısında çalışma olduğunu fark etti. Belki de bu çalışma onun hayatının dönüm noktasıydı
Bir gün, inşaatta çalışanların arasında küçük bir çocuk gördü. Onlu yaşlarında, siyah saçlı bir kız. Her gün öğle vakti babasına yemek getiriyor, sonra kenarda oturup oyun oynuyordu. Bir akşamüstü, kızın topu Aynur’un bahçesine kaçtı. Çekingen adımlarla kapıya geldi.
— Teyze, topumu alabilir miyim?
Aynur başta cevap vermedi. Sonra pencereden topu dışarı fırlattı. Küçük kız teşekkür edip koşarak uzaklaştı.
Ertesi gün aynı kız yine geldi. Bu kez elinde küçük bir kese vardı. “Bunlar çiçek tohumu, babamla bulduk. İstersen senin bahçene dikelim,” dedi. Aynur şaşırdı ama itiraz etmedi. O gün bahçede sessizce birlikte çalıştılar. Küçük kızın adı Elif’ti. Ellerini çamura bulayarak tohumları ekti, sonra “Bunlar büyüyünce senin bahçen çok güzel olacak,” dedi. Zeynep uzun zamandır böyle bir cümle duymamıştı.
Elif, her gün okuldan sonra uğramaya başladı. Bazen elinde defteriyle gelir, ödevini Aynur teyzesiyle yapardı. Bazen sessizce oturur, kedilerle oynardı. Aynur’un yüzündeki donukluk yavaş yavaş çözülmeye başladı. Artık sabahları kalkmak için bir nedeni vardı: Elif’in geleceği saati beklemek.
Bir akşamüstü Elif, ağlayarak geldi. Babasının hastalandığını, şehir dışına gideceklerini söyledi. “Belki uzun süre gelemem,” dedi. Aynur ne diyeceğini bilemedi. Küçük Elif’e sarıldı, sonra sessizce uğurladı. O gece, evin içi yeniden eski sessizliğine gömüldü.
Günler geçti. Ne Elif döndü, ne de inşaattaki işçiler kaldı. Zeynep’in bahçesi yine yalnız kalmıştı. Bir sabah pencereden dışarı baktığında, Elif’in ektiği toprakta bir hareket gördü. Dışarı çıktı, eğildi. Toprağın arasından incecik bir yeşil filiz yükseliyordu. Elleri titredi. O küçük canlıya dokunurken, kalbinin içinde bir şeyin değiştiğini hissetti.
O gün ilk defa uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı: sobayı yaktı, evi havalandırdı, çay demledi. Sonra bahçeye çıktı, filizin etrafındaki taşları temizledi. Günler geçtikçe o filiz büyüdü, yaprak verdi. Aynur her sabah onu suladı, konuştu, sevdi. Aynur hayattan tekrar keyif almaya başlamıştı.
Bir akşam, güneş batarken bahçede oturdu. Gökyüzü turuncuya dönmüş, kuşlar sessizce uçuyordu. Aynur ellerini dizlerine koydu, hafifçe gülümsedi. Aklına oğlunun sesi geldi, Elif’in gülüşü… Kalbinde uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklık vardı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ama o filiz, kaybettiği her şeyin içinden yeniden doğan bir anlam gibiydi.
Aynur derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. Karanlık yılların ardından, ilk kez gerçekten yaşadığını hissetti.
Artık umudu, o filizle beraber yeniden yeşeriyordu.
