İnsan belleği, zamanın içinde sessizce akan bir nehir gibidir; bazı anıları yüzeye taşır, bazılarını ise derinlere gömer. Bu nehirde ilerlerken insan, kaçınılmaz bir soruyla karşılaşır: Acıyı silmek mi insanı yaşatır, yoksa onu taşıyabilmek mi insanı insan yapan asıl erdemdir? Unutmak ile hatırlamak arasındaki bu kırılgan çizgi, hem bireyin iç dünyasında hem de toplumların ortak kaderinde önemli bir yer kaplar.
Bireysel yaşamda unutmak, çoğu zaman bir merhamet ibaresi gibi görünür. Bellek, her yarayı açıkta bırakacak kadar acımasız değildir; bazı anıları bulanıklaştırır, bazı sesleri kısar. Aksi hâlde insan, geçmişin ağırlığı altında ezilir; zaman ilerlemez, anılar zincire dönüşür. Bu yönüyle unutmak, ruhun kendini koruma çabasıdır çünkü insanlar unutmadıkça geçmişte yaşamaya mahkûmdur. Yani bazen hatırlayarak değil de unutarak yoluna devam etmelidir insan.
Fakat hatırlamak, insanı insan yapan özelliğidir. Belleğin karanlık köşelerinde saklanan anılar, kişinin kimliğini sessizce şekillendirir. Hatırlanan her acı, bir iz bırakır; bu izler, insanın vicdanını, pişmanlığını ve gelişme ihtimalini doğurur. Unutulan her hata ise tekrar edilmek üzere pusuda bekler. Bu yüzden hatırlamak, yalnızca geçmişe tutunmak değil; geleceği daha bilinçli kurabilmenin bedelidir.
Toplumlar için bellek, ortak bir kalptir. Bu kalp durduğunda tarih susar, adalet yetim kalır. Savaşların, yıkımların ve haksızlıkların üzeri örtüldüğünde, sessizlik huzur sanılır. Oysa bastırılan hafıza, en beklenmedik anda yankılanır. Unutmayı seçen toplumlar, geçmişi gömmek isterken geleceği de karartır. Çünkü hatırlanmayan acılar, bir başkasının kaderi olmaya devam eder.
Yine de hatırlamak, her zaman iyileştirici değildir. Yanlış bir hatıra, geçmişi bir silaha dönüştürebilir. Kinle beslenen bellek, insanı ileri değil, geriye sürükler. Bu noktada asıl mesele, hatırlamanın kendisi değil; ona yüklenen anlamdır. İnsanca olan, geçmişi putlaştırmak da değildir, onu yok saymak da. İnsanca olan, acıyı tanımak, ondan ders almak ve onunla birlikte ama ona teslim olmadan yürüyebilmektir.
Sonuçta insan, ne bütünüyle unutarak ne de her şeyi hatırlayarak var olabilir. Unutmak, ruhun nefesidir; hatırlamak ise vicdanın sesi. İnsan olmanın ağırlığı, bu iki uç arasında denge kurabilme cesaretinde yatar. Bellek, bizi geride tutmak için değil, kim olduğumuzu hatırlatmak için vardır. Ve belki de en insancası, neyi unutacağımızı değil, neyi hatırlamaya değer bulduğumuzu bilmektir.
