Unutmak mı daha insanca, yoksa hatırlamak mı? Bu soru, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi düşündüğümüzde sandığımızdan çok daha karmaşıktır. Bellek, yaşadıklarımızı bir arada tutan bir bağ gibidir; ancak bu bağ bazen güç verirken bazen de insanın omuzlarına fazladan bir yük bindirir. Bu yüzden unutmak ve hatırlamak, insan yaşamında karşı karşıya gelen iki zıt ama vazgeçilmez durumdur.
Bireysel açıdan bakıldığında hatırlamak, insanın kimliğini oluşturur. Geçmişte yaşananlar, alınan kararlar ve yapılan hatalar, bugünkü davranışlarımızı belirler. Hatırladığımız sürece öğrenir, gelişir ve kendimizi tanırız. Ancak her hatırlama faydalı değildir. Bazı anılar vardır ki zihinde kaldıkça insanı yorar, ilerlemesini engeller. Bu noktada unutmak, bir kaçış değil; çoğu zaman ayakta kalmanın bir yoludur. Zihin, her şeyi aynı ağırlıkta taşımak zorunda değildir.Öte yandan unutmanın da tehlikeli bir yanı vardır. İnsan, geçmişini tamamen silmeye çalıştığında aynı yanlışları tekrar etme ihtimali artar. Bellek, sadece acıları değil, alınan dersleri de saklar. Bu nedenle hatırlamak, insanın kendine karşı sorumluluğudur. Geçmişle yüzleşmeden sağlıklı bir gelecek kurmak zordur.
Toplumsal yaşamda da benzer bir durum söz konusudur. İnsanlar ortak anılar, alışkanlıklar ve deneyimler etrafında bir araya gelir. Toplumsal bellek, bireylerin kendilerini ait hissetmesini sağlar. Ancak sürekli geçmişte yaşamak, toplumları durağanlaştırabilir. Bu yüzden toplumların da bireyler gibi dengeye ihtiyacı vardır: Ne her şeyi unutan ne de her anıyı sırtında taşıyan bir yapı sağlıklıdır.
Sonuç olarak unutmak mı yoksa hatırlamak mı daha insancadır sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Asıl mesele, belleği nasıl kullandığımızdır. İnsan, hatırlaması gerekenleri yanında taşıyıp, unutması gerekenleri geride bırakabildiğinde gerçekten insani bir denge kurabilir.
