Başım dönüyyordu. Son hatırladığım şey, bitmek bilmeyen fırtınanın ortasında sallanan küçük teknemizdi. Sonra büyük bir gürültü ve soğuk bir karanlık. Gözlerimi açmaya zorladım. Kirpiklerimin birbirine yapışmış olduğunu hissettim, sanki günlerdir uyuyordum. Derin bir nefes aldım. Hava tuhaf, tatlı bir kokuyla doluydu.Gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım.
Üzerimde gökyüzü değil,canlı, mor ve pembe tonlarda ışık saçan devasa bir kubbe vardı. Sanki bütün yıldızlar bir araya gelmiş ve yumuşacik bir kumaş gibi üzerime serilmişti. Etrafım, dünyada daha önce hiç görmediğim türden bitkilerle çevriliydi. Yapraklari kristal gibi parlıyor, incecik gövdeleri yavaşça havada sallanıyordu. Yattığım zemin, kadife gibi yumuşak ve nefti yeşili bir yosundu.
Kalkmaya çalıştım. Vücudum ağırdı, ama yaralanmamıştım. Sanki sadece çok uzun bir yolculuktan sonra dinlenmiştim. Burası neresiydi? Cennet mi, yoksa tamamen yanlız olduğum bir rüya mı?
Biraz ilerde, camdan yapılmis gibi duran bir dere akıyordu. Suyu o kadar berraktı ki, altındaki rengârenk taşları rahatça görebiliyordum. Dere kenarında, küçük, kanatlı canlılar uçuyordu. Kelebekten çok, parlayan küçük mücevherlere benziyorlardı. Onları izlerken, içime büyük bir huzur yayıldı. Dünya’nın o beton grisi ve bitmek bilmeyen trafiği buraya o kadar uzaktı ki, sanki başka bir evrendeydim. Derin bir nefes alıp ormana doğru yürüdüm. Her attığım adımda, yosun zeminden hafif, melodik bir ses yükseliyordu. Bu dünyanın kendi müziği vardı. Bu garip, masalsı doğada herkez mutlu gibiydi. Hayır, kimse yoktu. Sadece ben, doğa ve o parlayan küçük ışıklar.
Yürüyüşüm sırasında tuhaf bir şeye rastladım. Büyük, metal bir disk, ağaçların arasına yarı gömülü duruyordu. Dış yüzeyi yıllardır oradaymış gibi yosun tutmuştu, ama şekli çok düzenliydi. Bu, medeniyetin bir iziydi. Demek ki, burası tamamen el değmemiş bir yer değildi. Bu, her şeyi değiştirdi. Buraya nasıl geldiğimi, teknemizin nerede olduğunu artık farketmek zorundaydım.
Diskin etrafını inceledim. Yanında, tek bir çiçeğin bile solmadığı küçük bir bosluk vardı. Öğleden sonra güneşi, mor gökyüzünü yarıp geçiyor, sarı ışık huzmeleri yaratıyordu. İki tane gibi duran büyük yıldızın yaydığı ışık, çevredeki her şeyi farklı bir renge boyuyordu. O an, bu ışık kaynağının adının güneş olup olmadığını düşündüm. Ne olursa olsun, bu yeni dünyanın ilk ışığı güneşde parlayan yüzeyde hafifçe ilerleyerek ilerideki gizemli yapıya doğru adımlarımı hızlandırdım. Birinin içeride beni beklediğini hissettim. Bu maceranın bitimi yakin değildi.

