Yabancı Bir Manzara

 

Gözlerimi araladığımda tanıdık olmayan bir tavanla karşılaştım. Odamın sıcak ahşap tavanı yerine yüksek ve taş bir kubbe beni karşılıyordu. Yatak, bildiğim yataklardan çok farklıydı; kadife örtülerle kaplı, büyük ve gösterişli bir şeydi. Paniklemeden sadece şaşkınlıkla doğrulup etrafıma bakındım. Oda, adeta bir müze gibiydi; duvarlarda asılı duran eski tablolar, köşede parıldayan zırhlar ve yerde serili kalın halılar… Her şey benim dünyamdan çok uzaktı.

Pencereye doğru yavaşça ilerledim. Dışarı baktığımda nefes kesici bir manzara gördüm. Uçsuz bucaksız bir deniz, göz alabildiğine uzanıyordu. Dalgaların kıyıya vuruş sesi, odanın sessizliğini dolduruyordu. Ama daha da şaşırtıcı olan, denizin hemen kıyısında yükselen devasa taş bir yapıydı; bir şato. Kuleleri gökyüzüne uzanıyor, surları heybetle denizi kucaklıyordu.

Nasıl olmuştu da buraya gelmiştim? En son, kendi yatağımda uykuya dalmıştım. Şimdi ise, orta çağdan fırlamış gibi duran bu yerdeydim. Başım dönüyordu. Her şey çok gerçek dışıydı. Odanın kapısı aralandı ve içeriye siyah elbiseler içinde bir kadın girdi. “Lordum, uyandığınıza sevindim,” dedi, sesi saygıyla doluydu. “Kahvaltınız hazır.”
“Lordum mu?” diye mırıldandım, kendi sesim bile bana yabancı geliyordu. Kadın, sanki bu şaşkınlığım normalmiş gibi başını eğdi ve beni yemek salonuna davet etti. Yolda yürürken duvarlardaki işlemeli halılar ve koridorlardaki meşale ışıkları bu yerin ne kadar eski ve farklı olduğunu gözler önüne seriyordu.

Yemek salonuna girdiğimde uzun bir masanın etrafında toplanmış, saygıyla eğilen hizmetkarlar gördüm. Masada çeşit çeşit yiyecek ve içecek vardı; hiç tanımadığım baharatlarla tatlandırılmış etler, egzotik meyveler ve altın kadehlerde sunulan şaraplar… Yemeğimi yerken, hizmetkarlar bana “Lordum” diye hitap etmeye devam ettiler. Onlara sorular sordum ama cevapları hep kaçamak ve gizemliydi. Sanki bir sırrı saklıyorlardı. Zamanla bu şatonun lordu olduğumu ve buranın sakinlerinin bana büyük bir saygıyla bağlı olduğunu anladım. Ama nasıl olduğunu, nedenini, hiçbir fikrim yoktu.

Günün geri kalanında, şatoyu keşfetmeye çalıştım. Kütüphanedeki eski kitaplar, duvarlardaki soy ağaçları ve zindandaki gizemli geçitler… Her köşe, yeni bir gizem barındırıyordu. Bu yer benim dünyamdan çok uzaktı ama bir şekilde buraya aitmişim gibi hissediyordum. Güneş batarken şatonun kulesine çıktım. Denizin üzerinde parıldayan ay ışığı, şatoyu daha da büyülü gösteriyordu. Rüzgar, saçlarımı savururken bu gizemli yerin bir parçası olduğumu hissettim. Belki de bu bir rüyaydı ya da belki de kader beni buraya getirmişti. Ne olursa olsun, bu yeni gerçekliğe alışmak zorundaydım.

(Visited 9 times, 1 visits today)