Bir gün gökyüzünden mavi yerine yeşil yağmaya başladı ve her şey değişti. Uyandığımda ‘yağmur’daki değişikliğin farkında değildim, sadece garip bir tür sezgi vardı içimde değişen bir şey olduğuna dair. Kalktığımda kafamı meşgul eden bir bulanıklık var gibi hissediyordum ve zombi misalini andıran bir huyla (en azından bana öyle geliyordu) ilk yaptığım iş lavaboya gitmek oldu. İşim bittiğinde ellerime yıkamak için lavabonun karşısına geçtim. Musluktan akan ılık suyun elimi bir battaniye gibi sarmasına o kadar odaklanmıştım ki dişlerimi fırçalamam gerektiği az kalsın aklımdan çıkıveriyordu. Diş fırçamı almak adına kafamı kaldırdığımda önümdeki ayna işte o zaman görüş alanıma girdi. Yağmuru şimdi görebiliyordum. Açıkçası biraz yoğun yağıyordu ve belki de bu kadar şiddetli yağması için daha önceden başlamış olması gerekiyordu.
Tekrardan odama geçmek üzereydim ki garip şekilli ve bacağım uzunluğundaki bir şey bana tosladı. Gelişini görememe rağmen beni kıpırdatacak kadar ağır değildi. Ne olduğunu görmek için acaba aşağıya baksam mı yoksa yoluma devam etsem mi diye aklımdan geçmedi değil, yine de refleks olarak yüzüm çoktan darbenin geldiği yöne doğru yolunu bulmuştu. İşte o zaman gördüm ki bana çarpan bacak boyutlu şey küçük kardeşimdi. Elinde ise plastik ve gözü yoracak kadar renk uyumu tiksindirici bir derece berbat yapılmış olan bir oyuncak kamyonet vardı. Aha! İşte annemden duyduğum, bu küçük veledin hep yanında gezdirdiği o kamyonet olmalıydı. Daha önce nasıl fark edemedim anlamadım, kamyonetin arkası, çocuğun minik tombul yumruğunun ikisinin de sığacağı kadar geniş; rengi de (daha önce bahsettiğim gibi) oracıkta kusabileceğim hissine kaptırtıyordu. Çocuk gülümsedi (sanırım) ve elimden tutup beni odamdan farklı bir yöne götürmeye çalıştı. Ben ise olduğum yerde kalıp onun beni nereye sürüklemeye çalıştığını görmek için belimi büktüm. Annem ile göz göze geldim Mutfağın girişinden bize bakıyordu, elleri belinde yüzünde… Yüzündeki ifadeyi okuyamamıştım. Bizden üç dört metre uzakta olduğundandır diye düşündüm ama gözlerim bozuk değildi ki benim? Belki de hızla yağan yağmur çoktan deforme olmuştur.
Kendimi kahvaltı masasında buldum. Doğru, sabahleyin kahvaltı yapılıyordu. Dört kişilik bir masada üç kişi oturuyorduk. Ablam gelmemişti kahvaltıya, muhtemelen ya girdiği bir beladan kurtulmak için odasında volta atıyordu ya da hala dün akşamdan beri dışardaydı. Kimse onun yokluğu hakkında bir şey demediği için bende sesimi çıkarmadım. Küçük kardeşimin plastik tabağında ayıcık şeklinde kesilmiş bir tost ve yirmi yıldır annelik yapmış olan birisinin ustalığıyla kesilmiş bir kaç meyve vardı. Benim porselen tabağımda ise ayıcık tostun ayıcık olmayan kesiti vardı. Annemin artık karşımda oturmasından dolayı yüz ifadesini görebilecek yakınlıkta olduğumu düşündüğüm için kafamı kaldırdım. Kardeşimin yüz ifadesine kıyasla annemin yüzünü görmem imkansızdı. Onun yerine arkasındaki camdan kendi yansımamı gördüm. Yağmur tahmin ettiğim gibi çoktan deforme olmuştu, hatta rengini bile değiştirmişti.
