Size bir soru ile başlamak istiyorum. Sizce şu andaki dünya yaşanılabilir bir halde mi?
Büyük bir ihtimalle çoğunluk bu cevaba hayır diyecektir. Bu konuda size katılmıyor değilim ancak bunlarla beraber bazı yanlış anladığımız ya da tam doğru olmayan yargılarımız var. Yazımda da bu bahsettiklerim hakkında konuşacağım.
Öncelikle yaşanılabilirlik tam olarak ne onu anlamamız gerekli. Aslında yaşanılabilirlik görece bir kavramdır. Çünkü herkesin statüsü, kalite arayışı, önceki deneyimlerinden alışkın olduğu yaşam tarzı gibi birçok dış etken bireyin yaşanılabilirlik seviyesini değiştirmekte. Fakat temel olarak Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki temel ihtiyaçların karşılanması herkesin sahip olma hakkının bulunduğu yaşanılabilirlik sınırıdır. Bu ihtiyaçlar ülkenin ihtiyaç ortalamasına göre halktan halka da çeşitlenebilir. Mesela en belirgin örneklerden birisi, eğitim sistemi olmayan, teknolojik hiçbir ürün ile tanışmamış bir kabilenin temel ihtiyaçları ile gelişmiş ülkelerdeki insanların temel ihtiyaçları ve haliyle yaşanılabilirlik seviyeleri çok farklıdır. Bundan dolayı özellikle sosyal devletler. Yaşanılabilirlik seviyelerini temelde küresel, ancak az önceki verdiğim örnekteki gibi toplumdan topluma değişebilecek ihtiyaçları ulusal düzeyde belirlemelidir.
Şimdi ise gelelim yaşanabilirliğin boyutlarına. Yaşanabilirlik temelde iki gruba ayıracak olursak bunlar somut ve soyut olacaktır. Somut yaşanılabilirlik, bölgenin gerek havası, gerek toprağı, güvenliği, ekonomik şartları ile canlının biyolojik faaliyetlerinin belli bir seviyede sağlayabiliyor olması örnek verilebilir. Soyut olarak da, psikolojik bütünlük, sosyalleşme, eğitim alma, özgürce düşüncelerini ifade edebilme örnek gösterilebilir.
Eğer “Sizce Dünyamız Yaşanabilir mi?” sorusuna gelecek olursak ben bu soruya net bir cevap veremem ancak şunu diyebilirim ki insanın çevresindeki sorunları görüp eleştirmesine katılıyorum, bu çok doğal bir şey. Ancak eğer yaşanabilir bir dünya istiyorsak öncelikle bunu demek yerine o sorunun, problemin üzerine gitmesi, diğerlerinin de kendisinin de bir daha bu sorunla karşılaşmaması için çaba göstermeli.
Bazı sorunlar bazen bir bireyin tek başına başa çıkamayacağı boyutta olabilir. Bunun gibi zamanlarda ise bireyin ilgili konu ile ilgili etkin bir çözüm üreteceğine inandığı sivil toplum kuruluşları, ya da halka büyük destek verebilecek devlet gibi yapılara destek vermek ve içerisinde aktif olarak görev yapmak ilgili sorunun çözüme ulaşmasını kolaylaştırmaktadır. Bu çatışmayı değil , tam tersi olan uzlaşmayı ve izolasyonu sağlamaktadır. Eğer ola ki toplum, ya da birey bir konu hakkında sessiz kalırsa onun ile yaşamak zoruna kalır ve yozlaşmaya başlar. Bu nedenden dolayı her birey yaşanabilirliğini kısıtlayabilecek her unsuru dile getirmeli ve bunu gerek karşı taraf gerek de bireyin kendisi tartışma yoluyla gidermelidir.
Peki, yaşanılabilir bir dünya kimin için olmalı? Yaşanılabilir bir dünya için öncelik olmaması gerekmektedir. Çünkü bireyin yapacağı her olumlu şey dönüp dolaşıp yine ona gelecek, bir nevi kendi hayatını da daha yaşanabilir hale getirecektir. Fakat tüm bunların önünde doğaya ve hayvanlara zarar vermemek farklı bir boyut değerlendirilmelidir. Zaten insanlar onlara zarar verecek şeyler yapılmaz ve kendimizin verdikleri zararları engellerler ise onlar da yaşam zincirindeki yerlerini bulmalarıyla hayatları yaşanabilir hale gelecektir. Kısacası yaşanabilirlik için atılan yenilikçi adımların çevresel olarak gerçekleştirilmesi asıl olan mevzudur. Çünkü insan çevresine bağımlı ve sosyal bir varlıktır.
Kısaca toparlanacak olursa yaşanabilirlik temel olarak herkese sağlanmalı, ancak toplumsal ihtiyaçların da karşılanarak yaşanabilirlik sağlanmalı ve gerçekleştirilen tüm bu çalışmalar bireyselliğin dışında küresel olarak gerçekleştirilmelidir. Bireyler çevrelerini daha yaşanabilir hale getirmek için ise sivil toplum kuruluşlarında etkin bir şekilde çalışmalara bulunması, içerisinde doğanın ve hayvanların da bulunduğu çevreyi de korumakla sorumludur.
