Zaman

Yıllardır duvara asılı duran o eski saat durduğunda, evdeki sessizlik neredeyse ürkütücü olacak bir hâl almıştı. Onun tıkırtısı çocukluğumdan beri bana her yaptığım işte eşlik ederdi; uykumu getirir, bazı geceler de korkularımı yatıştırırdı. Düzenli, bana güven veren bir ritmi vardı. Ama o sabah, sanki biri saatin içindeki kalbi söküp almış gibi öylece susmuştu benim eşlikçim. Durduğu anı kafamda defalarca tekrar ettim. Sanki bir şey bitmişti. Sanki zaman, sadece o evde değil, bende de bir anlığına duraklamıştı.

Saatin içini açmayı denedim ama mekanizmaya dokunacak kadar bilgim yoktu. Sonunda bez bir torbanın içine koyup kasabanın karşı ucundaki eski antikacıya doğru yürümeye karar verdim. Antikacının kokusu bile yıllar öncesinden tanıdıktı: naftalin, ahşap ve biraz da eski hikâyeleri andırıyordu.

Dükkân sahibi Safa Usta, kır saçlarıyla tezgâhın arkasında oturuyordu. Beni görünce bir kaşını kaldırıp hafifçe güldü. “Gene nelerin peşindesin?” dedi. “Bu saati tamir eder misin? Dedemden kaldı,” diye uzattım. Saatin kapağını açıp içine şöyle bir baktı. “Kolay iş değil,” dedi.

Ses tonunda hafif bir ciddiyet vardı. Saati ona bıraktım, eve döndüm. Fakat gece boyunca içimde garip bir his kıpırdanıp durdu. Sanki saat sadece zamanı tutmuyor, ben fark etmeden beni de tutuyordu. Belki de yıllardır kaçtığım duyguları onun tıkırtısına saklamıştım.

Ertesi sabah erkenden dükkâna gittim. Kapı açıktı. İçeri girince bir süre durmak zorunda kaldım, içeri sanki benden önce başka biri girmiş gibi dağınık görünüyordu. Safa Usta ortalıkta yoktu. Saat ise tezgâhın üzerinde, kapağı açık bir şekilde duruyordu. İçindeki mekanizma sanki yeni yapılmış gibi ışıldıyordu.

Biraz çekinerek yaklaştım. O an hangi dürtüyle yaptım bilmiyorum ama parmağımı saatin içindeki metal yüzeye dokundurdum. Dokunduğum anda bir rahatsız edici uğultu yükseldi. Sanki kulaklarımın içinde bir rüzgâr dolaşıyor gibiydi. Gözlerim karardı. Ayaklarımın altındaki zemin kaydı. Nefes alamadım. Ve bir anda her şey karanlığa gömüldü.

Bir süre sonra göz kapaklarım titredi. Gözlerimi açtığımda gördüklerime inanamadım. Karşımda dedemin evinin bahçesi vardı. O bahçe yıllar önce bir yangından sonra tamamen yok olmuştu. Ama şimdi önümde capcanlıydı. Güneş ışığı dut ağacının yapraklarından süzülüyor, rüzgâr yüzüme sıcak bir yaz sabahı gibi çarpıyordu. Küçük ben, eski tahta salıncağa oturmuş bir ileri bir geri sallanıyordu.

Dizlerim titredi. Gerçek olduğu kadar hayal de olamayacak kadar yoğundu. Dedem birkaç adım ötede oturuyordu. O bildiğim sakin bakışıyla bana dönüp gülümsedi. “Zaman kırıldığında eski anılar kendine yol açar,” dedi. “Bu nasıl olabilir?” diye fısıldadım. Yanına gitmek istedim. Adımlarım ağırlaştı ama duramadım. Yıllardır içimde tuttuğum özlemin ağırlığıyla yanına çöktüm. “Keşke gitmeseydin” dedim kırık bir sesle. Elimi tuttu, o sıcaklık yıllardır hissetmediğim bir tanıdıklıkla içime işledi. “Gitmek yoktur,” dedi. “Sadece başka bir yere geçmek vardır.”

O an etraf yavaşça çözülmeye başladı. Renkler akıyor, sesler uzaklaşıyor, rüzgâr bile hafifliyordu. Kalbim deli gibi çarptı. “Hayır… daha bitmedi,” diye fısıldadım. Ama anılar su gibi akıp gidiyordu. Son bir kez dedemin yüzüne baktım ve evren beni geri itti. Bir anda kendimi antikacının zemininde buldum. Nefes nefeseydim. Ellerim titriyordu. Saat hâlâ çalışıyordu.
Safa Usta arkamdan çıkıp geldi.“Demek gördün,” dedi, sanki gördüklerimi biliyormuş gibi. “Bu mümkün değil.” “Bazı eşyalar,” dedi, “bir insanın kalbine görünmeyen düğümlerle bağlıdır. Senin düğümün çözülmemişti.”

Saati kucağıma aldım. Artık başka bir şeye dönüşmüştü. Sadece zamanı gösteren bir mekanizma değil, beni kendime bağlayan bir hatırlatıcıydı. Dışarı çıktığımda hava farklıydı. Sanki günün ışığı daha yumuşaktı. Saatin tıkırtısı cebimde yürürken kalbimin ritmine karışıyordu. Ve ben o gün anladım ki zaman her şeyi götürmüyordu. Bazen de geri getiriyordu.

(Visited 6 times, 1 visits today)