Serin bir sonbahar sabahıydı. İnce derisinin altında neredeyse hissettiğine yemin edebilirdi soğuğu. Kemikli elleri her zamanki kadar hissiz olsa da geçmişin erişilemez okyanusunda bir yerlerde, böyle sabahlarda -hissin nazlanmadan döndüğü o günlerde- ellerini nefesiyle ıssıttığının görüntüsü olduğuna emindi. Ellerini ağzına götürdü ve üfledi. Can sıkıcı derecede zavallıca bir üflemeydi bu, delik değiş ciğerlerden pek de fazlası beklenemezdi ne de olsa. Çok aç olduğunu hissetti. Her zaman açtı.
Dikkatini bitmek bilmeyen yürüyüşüne verdi. Kimse yoktu etrafta, kayalar ve bozkırın hışırdayan örtüsü dışında. Pek kimse de kalmamıştı doğrusu. Bunun kendisi için ne ifade ettiğini sordu, var olmayan bir şeyin bıraktığı boşluğa daldı bir süre. Gökyüzü maviydi galiba. Gökyüzünün bir zamanlar mavi olduğunu hatırladı. Gözleri çürüdüğünden beri emin olamıyordu. Sinek larvaları onları yediğinde canı acımamıştı. Can acısının ne olduğunu sordu. Cevabı bulamadı. Sadece açıklık vardı, sonsuz, bitmeyen açlık.
Ayağı bir oduna çarptı. Uzakta, ama pek de uzakta değildi, bir akarsuyun sesini duyabiliyordu. Kuşların ötüşleri ilişti kulağına. Bozkır sona ermişti demek. Bir müddet daha yürüdü, ormanlık alanın derinliklerine doğru. Ağaçların gözlerini üzerinde hissedebiliyordu, ama nedense onu daha önce hiç olmadığı kadar çok kabulleniyorlardı sanki. Yaşarken hep kadim bir sessizliği bozduğunu hissederdi. Şimdi ise sanki, orman onu çoktan beri beklenen bir dost gibi içine almıştı. Açlık arka plana atılmış, unutulmuştu. Onu aramadı.
Birden çok yorgun hissetti. Ölümsüz cesedini bırakıverdi yere. Toprak, bir bulut kadar yumuşak, bir diş kadar sert geldi ona. Azot, çürüme ve yaşamın kokusu doldurdu burnunu. Evet, burada olması gerekiyordu. İstese de kalkamazdı. İstemiyordu.
Haftalarca kıpırdamadan yattı. Solucanlar ve böceklerle dost oldu. Onu çok sevmişlerdi. Onu temizlediler fazlalıklarından, artık ihtiyacı olmayan et ve deriden. Mantarlar onu giydirdi, üstündeki yeşil olduğunu tahmin ettiği desenler, yaşarken gördüğü tüm tablolardan daha sanatsal geldi ona.
Çürümüş ciğerleri gideli çok olmuşken, göğüs kafesinin içinden bir sarmaşık onu kaplamaya başladı. Bitkiler iskeletinin çevresinde yeşerdikçe onun da umudu yeniden yeşeriyordu adeta. Çocukken sorduğu masum bir soru belirdi önünde. “Ağaç olmak nasıl bir şey?”. Soruyu cevaplayabilirdi artık. Ama cevaplamadı. Ağaçlar cevap vermezler.

