Sessizlikteki Gürültü

Bir sabah uyandığımda, herkesin iç sesini duyabildiğimi fark ettim. Önce rüya sandım. Başımı yastıktan kaldırdığım anda, annemin mutfakta “Keşke dün gece bulaşıkları bırakmasaydım.” diye iç geçirişini duydum ama dudakları kıpırdamıyordu.

Sonra kahvaltı masasında, babamın yüzü ifadesizdi ama zihni haykırıyordu: “Bu çocuk bu yıl da sınavı geçemezse ne yapacağız?”

Panikle banyoya koştum. Aynada kendime baktım. “Deliriyor musun acaba?” diye düşündüm ama bu kez, o düşünce bana ait değildi. Aynadaki ben, bana bunu fısıldamıştı sanki.

Okula gittiğimde durum daha da karmaşıklaştı. Herkesin kafası bir radyo gibi çalışıyordu. Gürültü. Karışıklık. Öğretmen tahtaya bir şeyler yazarken kafasının içinde şu dönüp duruyordu: “Yine sabah 07.00’de kalktım, hem de bu çocuklar hiç umursamıyor bile.”

En yakın arkadaşım Elif’in zihninden geçenler ise beni yerle bir etti: “Onu artık eskisi gibi sevmiyorum ama bunu ona nasıl söyleyeceğim bilmiyorum.”

O günden sonra hiçbir şey aynı olmadı. İnsanların iç sesleri, dışa söylediklerinden çok farklıydı. Gülümsüyorlardı ama içten içe korkuyorlardı. Tebrik ediyor gibi yapıyorlardı ama kıskanıyorlardı. Ben hepsini duyuyordum. Her bir düşünce, zihnime kazınan yeni bir yara gibiydi.

Bir süre sonra uzaklaştım herkesten. Kalabalıklar artık beni boğuyordu. Kafamdaki uğultu hiç durmuyordu ama tam yalnızlığıma alışmışken  bir ses duydum. Sakin, berrak ve içten:

“Umarım bir gün biri beni, ben olduğum için sever.”

Etrafa baktım. Yanımda oturan çocuktu bu. Bana bakmadan içinden geçirmişti ve  ilk defa, birinin iç sesi bana gürültü değil, müzik gibi gelmişti.

O gün anladım: Her sesin içinde bir kırıntı aramaktı mesele. Bazen en gürültülü yerde bile sessizlik, bazen en sessiz insanın içinde koca bir fırtına vardı. Ben artık sadece duyduklarımla değil, anladıklarımla yaşamayı öğrenmek zorundaydım çünkü bazı sesler, sadece içten duyulunca gerçek olurdu.

(Visited 7 times, 1 visits today)